içimize yolculuk

16 Mart 2016 Çarşamba

Parasetamol

Bir şeylerin ağrısı bu, çoğaldıkça çoğalan. Şifa talep eden gözlerle, yine kendi gözlerini arayan. Kâh ateşe düşmüş kuş gibi, kâh ateş gibi. İhtiyarlamak gibi çocukken. Bir gençliği yeni baştan yaşamak ister gibi. Ağrıdıkça ağrıyan. Sol yanında. Sağ lobunda. İç cebinde. Sırt çantanda.
Ağrıyor, ağrıyorsun. Anısını ezivermek ister gibi en olmadık mahcubiyetlerin. Yanlış bir sokağa zoraki girmek gibi bir gece yarısı. Midene ağrılar giriyor; say ki sen, o ağrı içinde bir “yok”sun. Ama ağrıyorsun!
Karanlıkta bir şeyler okumak ister gibisin. Elektrikler hep kesik. Kaşınıyorsun haftalardır; yıkanmalısın. Sular, ah o sular fi tarihinden beri akmıyor! Deli bir susuzluğun üstüne çıkmak isterken, dibe doğru kulaç atıyor, dibi de bulamıyor gibisin.
Buruksun. Boğazında bir Gordion düğümü. Aklın başka yere çekiyor, kalbin başka. Zaten aklının olduğu yere bir otağ kurmuşsun; kalbin hep haymatlos aşka.
Bir şeyleri unutmakla geçiyor insanlar önünden. Çarşının en işlek yerinde tutunamamış esnaf lokantası gibisin. Çünkü vegan bir hırsla gözettiğin ekolojik dengeler, seni jeo-ekonomik olarak bertaraf etmiş. Olabilir. Oluyor böyle şeyler. Başkalarına da oldu.
Ama ağrıyorsun işte! Neren ağrıyor, tam bilmeden. Ne şaman ve dahiliye poliklinikleri ve trend topic’ler ve tornavidalar… Ne de uğruna saçlarına aklar düşürdüğün onca gerçeğe benzeyen yalan, yılan ve kuzu postu! Onca pire için yorgan, yorgan için koca bir orman yakmalar… Ah ciğerlerinde -kaç amazon sağ memesinden oldu!- bir ok atımlık kuşlar. 100 gramlık! 100 gramlık kuşlar!
Kuşa da yazık. Oka da. Anlıyorsun.
Ağrının kendisidir, insan.
Yan.
Belki yorulursun.

Deniz Zehra

Devamını Okumak İçin...

8 Mart 2016 Salı

4 Ocak 2016 Pazartesi

Büyürken

"Hiçbir şey olmayacak" diyemedim ona. "Her şey çok güzel olacak" falan.. Ağzımı açsam, havada donup yere düştüğü an paramparça olacak buz kristalleri gibi geldi doluştu ağzıma; konuşamadım, üşüdüm de hem.

Yalnız yürüyecekti. Kendi görecekti. Sadece o bilebilirdi, ne olacağını bundan sonra kalbine. Bana da öyle olmuştu çünkü.

Babamın öldüğünü yıllarca kabul edemedim. Yıllarca dua edemedim ona. Çok ayıp, çok kötü ve bağışlanamaz mı, babasının öldüğünü kabullenmek yerine onu arka odada loş bir ışık altında radyoda sessizce piyes dinlerken hayal eden küçük bir kızın bu hezeyanı... Babam öldüğünde, çocuk değildim oysa. Sahi kaç yaşındaydım babam öldüğünde.. Hiç hatırlamıyorum.. Yılları hiç saymadım. Hâlâ saymadım.

Tv'de "tamamen duygusal"(!) banka reklamlarına bile ağlayan ben, babası ölünce bir damla gözyaşı dökemeyen bir insan olarak yaşadım yıllarca. Göz kapaklarımın altına beton döktüğümü kimse bilmedi. Yıllarca babamdan bahsedilen her ortamdan kaçtım. Herkesi susturdum. Onun, arka odadaki huzurla devam eden (hayâli) yaşantısına bir halel gelmesin diye. Sanki biri konuşursa, biri babamın öldüğünden bahsederse, sanki biri ona dair bir anıyla karşıma çıkarsa,birden perde düşecek, ilacın etkisi geçecek, ayılacak ve koşarak arka odanın kapısını açacaktım; göremeyecektim babamı.

Yıllarca telefon defterimden ismini silmedim. Hâlâ evimizin kapı zilinin üstünde ismi durur.

Daha fazla yazamayacağım...


....


"Karmaşık duygular içindeyim" dediğinde, görünürde babasına pek düşkün olmasa da en büyük abisiyle arasında 20 yaş fark olduğu için içinde hep bir "ana-babasına doyamama" sendromu taşıdığını bildiğim eşim, babasının hasta yatağı başında ne olacağını kestiremeden beklerken, ona sadece "büyüyorsun" diyebildim...

Bir erkek ne zaman geçekten büyür, bilerek.
Bunu, bir erkeğin en son nasihate ihtiyaç duyduğu bir anda söylediğimi bilerek.
Hayatta tesellisiz şeyler olduğunu bilerek.
Ölümün ve hayatın eşsiz ve kağıt kesiği kıvamında kalbimizi nasıl doğradığını bilerek.

Aslında ona değil de kendime "büyüyorsun" diyerek..

...

Ölüm gelir ve sizin o âna dek biriktirdiğiniz ne varsa alır. Siz her şeyin, kendi canınızın bile, bir emanet olduğunu unutmuşken. Sizi bu sarhoşluktan, üzerinize bir kova buz, bir kova kor ateş dökerek ayıltarak...

Kendiniz ölmediyseniz şayet, ah evet sorun yok; unutursunuz.. Unutursunuz. Ağlarsınız bir vakit; gülersiniz sonra. Yemek yersiniz.. Kuruyemiş yersiniz. Dondurma yersiniz, dondurma! Hayat devam ediyor dersiniz. Devam eder. "Çocuğum için" dersiniz. "Para kazanmalıyım, aileme bakmalıyım. Çocuk yapmalıyım. Kedi almalıyım..." Hep bir şeyler bulursunuz.. Hepsi çocukçadır.

Her ne kadar büyürseniz büyüyün ve bunun için her kimin ölmesi gerekirse gereksin; ölüm size gelinceye kadar çocuksunuz, vay ki hâlinize, "Ölmeden önce ölünüz" diyenin şerbetiyle de şerbetlenmediyseniz...

Şerbetini çekmeyen tatlılar gibiyiz, bir yanımız münasebetsiz, kuru, tatsız. Ölümü, kabullenemeyen, anlayamayan, karşısında karışan, dağılan, amaçsızlaşan, araçsızlaşan. Oysa ölüm bir bir yerine koyar taşları. Hakiki bir duvar örer, gerçek ve rüyâ arasına. Bu nefes aldığımız hayâl perdesine dair hakikati, tatlı sert bir mürebbiye gibi anlatır, kendi kara tahtasında. Her şey geçer ve geçecektir;

"anladım ki fark yoktur,”git” ve “kal” arasında.

anladım ki kaçış yok Hicran,

bu şiirin kazâsında.

savaştan kaçsan karahumma,

hummadan kaçsan huma kuşu,
kuştan kaçsan kedi,
kediden kaçsan kurbağa,
kurbağadan kaçsan sinek.."




Kaçamadığımız bir tek, O'dur. İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn'un kapanarak ayaklarına..




__________________
Deniz Zehra
04/01/2016

Devamını Okumak İçin...

"Melek’in Gözlerinde Gördüğümdür"


"Esasında bu bir kördüğümdür.

İnsanın insana utanç olduğu devirlere büyüdük. Ve biz büyüdükçe utanç da büyüdü. Kendimize dair “dik duruyor” zannımızdan, anlayamadık dünyanın yamuk olduğunu. Bir yamukta var olan yamukluğumuz, bizi yamuk dünyaya göre “dik” yapsa da, Melek’in gözlerinde kamburumuz görünüyor.
Çünkü Melek’in gözleri her şeyi gördü. Lakin Melek’in gözlerinin kaç uçak, kaç roket, kaç füze, kaç kopmuş kol ve ölmüş insan gördüğünün istatistiği tutulmuyor. Artık insan da dâhil hiçbir şey insan sınırı içinde değil ve Melek’in gözlerinde taşıdıkları, insani olmayan hiçbir şeye somut veri teşkil etmiyor.
İnsan bazen yanlış bir şey yapmasa da ona mukabil edilgenliği ile yanlışı büyütebiliyor. Zalim olmasa da mazlum, yani zulüm gören olmak gibi.
İnsanın bu yüzyılda eksik kalan yanı, acıyı hissetmemesi. Hâl böyle olunca bombalanan bir pazar yerini izlerken sofrada salatanın suyuna ekmek banabiliyoruz. Yine çayını karıştırırken, “hastanede yaralı çocukların ağlamasını duyunca “televizyonun sesi çok fazla, kıs lütfen” diyebiliyoruz. Yahut haddinden fazla “bilinçli” birkaç genç olarak unutmama yeminleri edip, ardından ağzımızı ayıra ayıra gülebileceğimiz bir lakırdının etrafında saatlerce çömelebiliyoruz. Sonunda herkes her şeyi unutuyor ve kimsenin de kalbine bir bok olmuyor.
İnsanoğlu, yeri geldiğinde kinini “kırk bohçaya sarılı sakal-ı şerif” gibi muhafaza etmediğinden olsa gerek acıların bir yere saplanıp kalması. Sırf bu sebepten dolayı, onunla bizim aynı göğün altında olduğumuza iknâ edemiyoruz Melek’i. Çünkü Melek’in gözlerindeki acı, senin gönlüne sekmiyor."

....devamını okumak için lütfen tıklayınız....

yazan   : Alperen Gökçe

kaynak : inecekvar.net
Devamını Okumak İçin...

2 Ocak 2016 Cumartesi

Ablalık Hakkı

O'nunla bir kahve içmesek de verdiği bir selamın kırk yıl hatırı vardı. Bunun 12 yılını sessizce geçiren ben, şimdi vefa borcumu ödeyecek bir ân yakaladığım için, mutluyum. Yine de demeden edemiyor insan,keşke böyle bir vesileyle olmasaydı.

Peki, bir selâmın nasıl 40 yıl hatırı olur; nasıl olmasın! Ana- babanızın, eş- dost akrabanızın, o zamana dek biriktirdiğiniz tüm dostların size kınayan bakışlarla ve bir ahmağa bakar gibi baktığı, eşinizin sizi anlamakta zorlandığı, o güne dek emekle, binbir güçlükle dokuduğunuz kariyer hayatınızın henüz başlamadan bittiği, içinizin selamsız, sabahsız, umutsuz kaldığı günlerden birinde, biri size bir selam vermiş! Nasıl 40 yıl hatırı olmasın.. 40 da kesretten kinaye.. Ömrümüz oldukça..

2004 yılıydı dostlar, yukarıda az buçuk bahsettiğim 28 Şubat fırtınasının bulandırdığı sular, gelip bizim de ayaklarımıza kadar varmıştı. Sırılsıklamdık. Umud edecektik etmesine, imanımız vardı, ama o psikolojide elbette gidip geldiğiniz anlar oluyor. Sanıyorum öyle bir andı.

İnternette okuduğum bir yazısından ötürü bir mail yollamıştım kendisine. Nasıl oldu ilk kim davrandı,geçmiş zaman şimdi anımsayamadım, ama MSN'ime ekli buldum kendisini bir an;

"Merhaba Betül Tahire.."
"Merhaba Abla.."

Nasıl mutlu olmuştum.. Karanlık ve küçük bir arka odada, bilgisayarın ışığından başka bir de "merhaba"..  Tanıştık. Dertleştik. Hemdert olduk.. Beni dinledi.. Bana anlattı.. Bana nasihat etti.. Teselli etti beni.

Meslektaş olmamızın, aynı fakültenin taş duvarlarına yaslanmış olmanın, aynı mağduriyet (gerçi ben ona pek mağduriyet demiyorum ama hadi öyle olsun..) ve o zamanlar bizden pek de hoşlanmayan dünyanın dışına itilmeye çalışılan "kız kardeşler" olarak aynı mârur duruşu paylaşmamızdan olacak, 2 saate yakın hemen hemen her şeyden konuşmuştuk..

Bilmiyorum kendisi farkında mıydı, o ân bana nasıl bir gönül ferahlığı olduğunun.

Ah o zaman yapılabilecek ne tür bir ablalık vardıysa, sadece görünen yerlerde gazetede,eylemlerde,panellerde,imza günleri ve köşe yazılarında değil, bunu nasıl bir vazife edindiyse yahut vazife bile değil sadece "kendi olmak" bilinciyle o nasıl yaşamaktıysa! Siz, Sibel abla.. Bunu lâyığıyla yaptınız; şahidim. Ve bu şehadetimi, iki cihanda da huzura sunmaktan erinecek değilim...

Yine de bilirim, bizim Sibel ablamız, ne yaptım ki keşke daha fazlasını da yapabilseydim ,deyip duracaktır. Zira o gün dahi, mensubu bulunduğum Baro'yla mücadele etmem gerekirse, bir şeye ihtiyacım olursa aramam için kendi telefon numarasını ve Marmara Üniversitesi'nden bir beyefendinin numarasını bana vermekten çekinmemişlerdi. Huylarımdan mütevellit bir çekingenlikle, bir kez olsun,ya rahatsız edersem diye arayamadığım Sibel ablanın telefon numarası 12 yıldır benim telefon defterimde, güzel ismi de gönlümde kayıtlıdır. Rabbim ömrünün bereketini arttırsın...

Bu kadarla da kalmadı elbette.. Sibel ablayla yolumuz sosyal medya üzerinden yıllar sonra bir kez daha kesiştiğinde, "betül tahire"yi yine hatırlayarak, yine aynı ablalıkla bu sefer "yazmak" konusunda beni teşvik etmesi de cabası. Kaç kişi "kır dizini otur yaz, buna mecbursun" diyecek kadar abla olabilir.. (Sözünü tutamamış olabilirim abla.. Zira bu "vazgeçmişlik", içimizde bir yerleri çürütmedi değil.. Affını dilerim.. Ama bilmeni isterim, sözünü çiğneyecek de değilim..)

Şimdi, türlü dünya imtihanlarıyla sınanırken, mücadele bambaşka bir kulvar almış ve volum arttırmışken, bu sefer sağdan soldan birilerinin ona hadsizce dil uzattığını görmek, bir kardeşi olarak benim kanıma dokunmazsa, o merhaba'nın hakkı yerde kalmaz mı..

Ne diyor şarkı, "Başın öne eğilmesin,aldırma gönül aldırma!"

Biz hep durduğumuz yerdeyiz, ben ve benim gibi bir sürü kardeşin...

Bir merhaba'nın bir ömür hatrı vardır, abla;

"Merhaba.."


......

kardeşin;

Deniz Saraç nâm-ı diğer, Betül Tahire 




Devamını Okumak İçin...

"Biri bunu artık başlatmalı!"

İnsan adil değildir. Tüm adalet talebi ve tüm adalet ihtiyacı içinde, adil olmaktan çok uzak, adil olacak feraset ve basirete çok uzak, adalet hayatına çok uzak bir iklimde kıvranıp durmanın telaşı içinde,kavram kargaşaları ve zulümle arşınlar önündeki kısıtlı yolu.

İnsan, cahildir; diyeceksiniz ki, "al bak bu bilgi çağı"! Bu karanlık çağ.. Karanlığın bilgisi. İnsanoğlunun hangi yarasını iyileştirmekte? Hangi bilgi, hangi yaraya derman olmakta? İnsanın lince ve cehalete susamış magmasını, hangi hikmet ışığı doldurmakta.. Hiç. Koskoca bir hiç...

Tüm bunlara maruz kalarak, mağdur olarak ve kâh zalim  kâh mazlum maskelerle kendini kaybetmiş bir şaşkınlıkla dolanıp durmuyor muyuz...

Memnun muyuz?

Kendimizden, sevdiğimizden, çocuğumuzdan, işimizden, arkadaşımızdan, aşımızdan... Bu kuduz susuzluğu dindirecek tatminkar bir menba var mı..

Diyelim ki var;

tüm bu şikayet etme, sadece eleştirme,diğerini kınama kolaycılığını bırakıp taşın altına elimizi sokabilecek cesaretimiz..

Kendini toplamalı insan, bu dağınık çağda. Kalbini toplamalı. Ağzını toplamalı. Dağıttığı tüm parçalarını, ellerini, kollarını, ayaklarını toplamalı.. Uzak kaldığı sevdiklerini toplamalı bir araya. Kimseden beklememeli, çünkü biri bunu artık başlatmalı!

Aciziz.. Ne yapabiliriz..

Çok doğru.

Kendinden başlamayan, hiçbir şey yapamaz.




02/01/2016

F. Saraç








Devamını Okumak İçin...

1 Ocak 2016 Cuma

"Pencereden.."

(ilk bölümü okumak için ..)




2. Bölüm 






..........................................................."pencereden bir taş geldi
............................................................ben sandım ki Mamoş geldi"



Uyan..dedi içinden adam. Uyan,gönlünün avunmalara aldanması kâr değil. Elindeki kitaba isteksizce göz attı. Gözlüğünü göğsüne indirdi. Göğsünde pek çok şey;kar,kargaşa,kardeş,kapan,kuyu.

Bir kaç türkü geldi aklına,dinleyecek oldu;vazgeçti. Şarkılarda insanın derdini sıradanlaştıran bir şeyler vardı. Yüzlerce yıl,yüzlerce mesafe ve sayısız insan öteden senin derdini,onların, onların derdini senin yapan. Yine de dinlemek istemedi. Herhangi bir türkünün azdırmasından korku yarasını.

Vardı her insan gibi bir yarası. Olmasın mı.. Yarası,"insan" kılardı her Âdem'i. Kiminin kaburgası,kiminin sol yanı... Kiminin gözünde göz izi. Kiminin yâdında bir söz,bir kılıç darbesi... Hepsi bendendir,diyebilmekti insanı yaşadıkça bir garip talebe yapan şey. Neşeye ve kedere tâlib olmaktı,yaşamak.

Yorgundu adam. Hiçbir şeye tâlib olmak istemiyordu artık. Kendini kitaplara ve kelimelere vermişti sadece. Eskiden uğruna yandığı "bir insan sıcağı"ndan yanmış kül olmuş,şimdi külünü soğutmak için köşe bucak kuytularına saklanır olmuştu evlerin.

Kalabalıktı kalabalık olmasına etrafı. Fakat kim bilecek,gözlerinin anlamını. Gözlerinin maskesini geceleri düşürürdü,loş bir ışık bulup. Alır eski fotoğrafı,onunla konuşurdu.. ağlardı,ağlardı,ağlardı..

Yağmur sonrası bir koku yayılırdı elinden yüzünden sonra. İnsanların alamayacağı bir koku.

Bir tek, zamanın boşluğu vardı yanında,bir de bu.

O kokuyu bir kez güneydoğulu bir merkad'da duyar gibi olmuştu. Kendi kokusu değildi. Hani ariflerin nispet dediği. Hani sen hırsız da olsan ve gül çalmak için girsen de gül bahçesine.. Gül kokması gibi üstünün başının..

Ama sonra ne olduysa olmuş,o kokudan da uzak durmuştu. Kulaklarında çok aldatıcı bir dünyanın kuru gürültüsü..

İnsanların vefasızlığından dem vurmayı beyhude bulurdu adam. Kendi ne vefa göstermişti ki.. Ne ahdine,ne ailesine,ne sevdim dediklerine. Oysa savaşın bile bir hukuku vardı. Tüm hukukları yerle yeksân edecek imtihanlar kovalamış durmuştu onu. Kendinden korkar olmuştu. Daha ne kadar ileri gidebilirdi nefs dediği içindeki düşman.

Aslında korktuğu,ne insanlardı ne de onlardan gelecek yahut gelmeyecek şeyler.. Nefsinin kötülüklerinden kaçamayacak olmaktan korkması,onu kendi içine kapatmıştı.

Kendinden, başkalarından, imtihanlardan nasıl korunacak, bilmiyordu..

Sıkışıp kalmıştı adam yine dünya ile kendi arasında. Kaçsa nereye.. Kovalasa üzerine gelen bu bulutu, nereye kadar..

Gün akşam olmuştu,sabahtan beri doğru düzgün bir lokma geçmemişti boğazından. Hava kararmış,elleri üşümüş,odaya hüzün dem be dem dolarken ışığı açmaya daha bir üşenir olmuştu, aydınlıktan korkarcasına. Sanki ışığı açıverse yüzleşiverecekti pat diye kendi acizliğiyle. Öyle.

Telefonu çaldı o ânda. Hâliyle çok alakasız ,neşeli ve bir çocuk edâsıyla telefondaydı İsmail, "abi" diyordu,"sana güzel bir haberim var,arabayla Köy'e gidiyoruz.Gelsene!"

Öyle doğal,öyle teklifsiz söylüyordu ki bunu. Çok susamış sevimli bir çocuğun su istemesi neyse, o.

Bir ân duraksadı Yâkub. Dışarı bakmaktaydı.. Cama yansıyan kendi aksine baktı. Sakalı düzensiz uzamış,yüzü asık,gözleri çökmüş. Kaşları bile kendinden şikayetçi gibi bakmaktaydı. Kendiyle göz göze geldi bir ân. "Tamam",deyiverdi kendi sesine, kendi de şaşırdı. "Ne zaman.."



(devam edecek...)

F. Saraç




Devamını Okumak İçin...

24 Kasım 2015 Salı

Bembeyaz

beyaz bir sayfa açıyorum
oysa öncesi kan desem değil 
revan desem yoluna hiç

ve fakat karanlık nedir 
nedir acıması dizlerin düştüğünde
ağlaması nasıldır sütsüz kalmış bebenin
kupkuru memede
o'dur
öyledir
öyle..


sensizdim seninleyken de 
ey uçurum bildiğim
ne uçtuğumu sayarım şimdi sensiz
ne düştüğümü kendimden
ne vardığımı kendime
ellerine değilse o düşüş
hiçbir yere
hiçbir yere
hiçbir yere

beyaz bir sayfa açıyorum şimdi
ağlamaksa ağlıyorum
söylemeden kimseye
öyle ki ağaran yerlerimin ağrısını
sadece sen bil

beyaz bir sayfa açıyorum
bağlayıp kandan kalbimi taylasanının ucuna
sana beyaz
sana bembeyaz bağlıyorum

adını koyacağım tam
korkarak beyazın da yanında kararmasından
ilişmiyorum renklere 
çünkü bir gün cübbene düşmek ister karam
ki karalarımı sensin benden iyi kucaklayan
susuyorum

beyaz bir sayfa açıyorum
gözlerimi kapadım
varsa da senden gayrısı;
varsın olmasın..

şimdi kederli bir dille
"senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"*
desem de ey
ne bakmaya kıyabiliyor
ne doyabiliyorum
ne kıvrılabiliyorum kalbine


beyaz bir sayfa açıyorum adınla
unutarak adımı ve attığım adımları
adım adınsız anılmasın

bembeyaz yazıyorum



....
Fatımanur Saraç
26.12.2014



(*n.marmara'nın bir dizesi..)

Devamını Okumak İçin...

23 Kasım 2015 Pazartesi

Yazının Yüzü



yazarak hiçbir sorunu çözemeyebiliriz .. Ancak içindeki düğümleri,çözmeli insan.. 
bu da ,bazıları için,ancak yazarak...

yazarak, sol yanının yükünü hafifletir insan.. belki bir parça "denge" için..

yazarak, başını bir ağacın dalına yaslar,bir kağıda..belki biraz dinlenmek için..

yazarak, ısınırsın; bir başka sefer yeniden daha soğuk bir havada üşümek için..

hissetmek için. hissettirmek için. ödül ve ceza için. aşk ve kavga için. çocuklar ve ..

elbette sadece "çocuklar için"!

Saint Exupery'nin dediği gibi,"büyüklere bazı şeyleri anlatmak" imkansız zira..

Yazmak iştahıyla dol.. 
bu "yaşamak iştahıyla dolmak"tan çok daha fazlası..


deniz zehrâ

@enuzaktaki


Devamını Okumak İçin...

3 Eylül 2015 Perşembe

Denizin Aynasında Mevâli Bir Çöl




Buluttan ayrılan damla
Kavuşunca suya
Kavuşunca akrep ve yelkovan
Kavuşunca insan iki dudağıyla bir suskuya
Gürültülü akan bir nehrin dolup boşaldığı yola
Önünü kırlangıçların kestiği an
O hiçbir yere artık teslim edilemez yara kabuklarıyla
Artık bahsi bile fuzuli yara
Adressiz bir kargo kutusu gibi orada burada
Ayakaltıdır ve ayak altındadır
Cennet

Cennetinde Allahtan gayrı kimse olmayanın
Su toplamıştır ayakları hep

Oysa biri deseydi yıllar önce
Bu kadar soğuk olacağını bu deniz kenarının
Güler geçerdim
Bu mevâli gözlerle bakmazdım çöle

Unutunca oysa
Nasıl çocuk olunduğunu 
Herkesin kendi Amik ovası ve büyük dudak bükümü
Ve mehdisizliği yanında çocuk ölülerinin
Herkesin kendi çocukluğu 
Uzanıp vahşi atların dişleriyle harflere
Onları böyle azapla çekiştireceğini
Ummazdım hayır ummazdım

Derdim ki bundan yıllar önce
Çok uykum var az uyusam
Bitmeyen uykusuzluğumun yanına 
Bileydim böyle uzanıp yatmazdım

Mukadder bir çiçek açımıdır insan
Bir mart sonudur
O ayazı yiyecektir kaçış yok
Ne tomurcuktur artık ne meyve
Ne ağacın gövdesi ne kök
Bir avuç toprağı yok

Sitemsiz bir kapanışla kapı
Bahanesizliğe açılır
O kağıttan donanma 
Bir kıvılcımla yakılır
Sonsuzluğa gebe gözler
Sayılı bakışladır
İnsan vakta ki böyle ayık
Sırf kendine aynadır


d z

25/3/2015

Devamını Okumak İçin...
Kalemle öğreten,insana bilmediğini bildiren Râhman ve Râhim olan Allah'ın adıyla..Tüm kelimelerin telif hakları Kendisine ait olan Allah'a sayısız hamdolsun...
Jason Morrow tarafından tasarlanan şablon resimleri. Powered by Blogger.

© içimize yolculuk , AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena